Müzik güzeldir, hoştur, bazen kafayı dinlemeye, bazen de dağıtmaya yarar. Elbette ki, insanın kendi seçtiği müziği kendi seçtiği yer ve zamanda dinlemesi kaydıyla. Ancak gündelik hayatta bulunduğumuz pek çok mekanda müziğe fena halde “maruz kalıyoruz”. Özellikle yemek yenilen ya da alışveriş yapılan yerlerde bir “fon” oluşturmak amacıyla başlatılan müzikler gitgide mekanları o ve insanları esir alacak bir hale gelmiş durumda. Üstelik bu fon müziği restoran, kafe ve giyim mağazalarından dışarı taşmış ve bulunduğumuz her türlü ortama yayılmış vaziyette. Sokağa çıkıyorsunuz, bindiğiniz dolmuş, taksi, minibüs şoförleri kendi tercihleri olan müziği çılgın bir volümde salıveriyorlar beyninizin içine. “Şoför bey, müziğin sesini biraz kısabilir misiniz?” ya da “Müziği kapatabilir misiniz?” gibi sorularınız aynadan afra tafralı bakışa eşlik eden bir homurtu ya da “Bütün gün direksiyon sallıyoruz, tek eğlencemiz bu naaapalım yanee” temalı karşılıklar bulabiliyor. Zaten bu tür araç şoförlerinin ani fren-gaz hareketleri ve zigzaglarla yaptıkları “sefer”lerine korku ve acı ile katlanmaya çalışan büyükşehir insanları bir de üzerine müzik acısı çekmeye başlayınca araçtan indiklerinde yerleri öpmeye kalkışabiliyorlar. Kendi portatif radyosunu dinleyen belediye otobüsü şoförüne bile rastlanan şehrimizde yolcuların kulaklıklarından yükselen farklı hışırtıları ise bireysel özgürlük kabul etmek gerekiyor elbette.
Araçtan inip kahvaltı için simit, poğaça vs. almaya çalışan halkımız sabahın kör vaktinde Türk popunun ya da arabesk sanatının yepyeni canhıraş melodilerini yiyecek satan dükkanlarda duymaya başlıyorlar öncelikle. Buradan çıkıp vapur beklerken, yolda yürürken, gazetelerini alırken, gerek orada burada asılı dev ekranlardan, gerekse gezici tanıtım araçlarından yükselen zangır zangır müziğe maruz kalıyorlar. Futbol kulüplerinin gezici mağazalarından yükselen marşların şehrin hengamesine sağladığı feci katkıyı gözardı etmemek gerekiyor elbette. Yine belediyelerin bazı yöresel tat ve kültürleri tanıtmak için meydanlara kurdukları ilkel çadırlardan yükselen aşırı müzik sabah neşenize neşe katmakla kalmıyor, akşam iş dönüşü de aynı enerji ile beyin hasarı oluşturmaya devam ediyorlar. Misal, sabah 8.30′da bangır bangır Serdar Ortaç şarkılarıyla inleyen bir Kızılay kan bağışı aracı görmüş bünyenin o gün işinde motivasyon sağlaması nasıl sağlanabilir, sorarım size?
Konunun asıl vehametinin yaşandığı en önemli noktalar elbette ki giyim mağazaları ve de kafelerle restoranlar. Hele bunlar curcunalı bir alışveriş merkezinde iseler yandığınızın resmidir. Her bir mağazadan ayrı civvi cuvva temalı müziğin fışkırdığı yetmezmiş gibi, restoranlar da bu kakafoniye dum tıs dum tıslarla çılgınca eşlik ediyorlar. Alışveriş merkezinin fitness centre, çocuk eğlence parkı ve toplu yemek yenilen birimlerinden yükselen daimi yüksek volümlü sesler ise kakafoninin tamamlanmasını sağlıyorlar. Bu duruma feci şekilde alışmış bulunan insanımız belli yerlerde sükunet isteyen insanlara tuhaf bakışlar fırlatıveriyorlar hemencecik. E, eğleniyoruz işteee, hoppaa, eller havaya. Bu insanlar doğa turu için bindikleri otobüslerde etrafta muhteşem görünen doğaya dalmayı boşverip, şoföre verdikleri kaset eşliğinde börek yiyip göbek atanlarla aynı kişiler olmalı zaten.
Hadi fast food kültürünü anladım. Hızlıca al yiyeceğin şeyi, hızlıca ye ve git ki yenileri gelsin hemen. Zaten tüketici kitlesinin de yaşı küçük genellikle. Bu durumda bangır bangır müzik normal diyelim. Peki şöyle arkadaşınızla, eşinizle, dostunuzla iki çift laf eşliğinde bir yemek yiyececeğiniz müziksiz bir restorana rastladınız mı hiç? Tamam, bu ütopik bir şey diyelim. Ama kulakları sağır eden müzik nedeniyle garsona sipariş vermekte zorlandığınız ve söylediğiniz şeyi karşınızdaki insana duyurmak için haykırmak zorunda kaldığınız ancak müziğin sesinin biraz kısılmasını istediğinizde “Şirket politikamız bu efenim, hem herkes memnun. Müşteri memnuniyeti. ” şeklindeki küstah cevabı aldığınız yerler tanıdık gelmiyor mu size de? Yahu ben de müşteri değil miyim? Şirket politikan beni de memnun etmek değil mi? Kapatılmasından geçtim, karşımdaki insanı duyabilmek için biraz kısılmasını rica ediyorum. Nafile. Kardeşim, insanların hem yemek yemek, hem içki içmek ve belki de gecenin ilerleyen saatlerinde dans edip eğlenmek isteyecekleri bir mekanda yüksek volümlü müzik ayrı, senin gündüz vakti salata, makarna, pizza sattığın mekanda bangırdayan tekno müzik ayrı. Ülke sınırlarımızdan iki adım dışarı çıkıldığında siz de sessiz restoran, kafe ve giyim mağazalarıyla karşılaşmıyor musunuz arada sırada? Şimdi durup dururken “Avrupanın tekniğini alalım ahlaksızlığını değil” diyeceğim. Konuyla ne alakası var bilemem ama, canım öyle çekti.
En sessiz olması gereken mağzalardan biri olan kitapçılarda beyninize işleyen Rihanna ya da Lady Gaga ritmlerinden en az hasarı almak için çabucak ödeme yapıp kaçmadınız mı siz de hiç? Oysa kitapçılar kitapların karıştırıldığı, kenara çekilip okunduğu sakin mekanlar değil miydi eskiden?
Giyim mağazaları ise ayrı bir dert. Sanırsınız ki bir gece kulübünde çılgınca dans edeceğiz. Dj acayip miksler yapmış bizi coşturacak, biz de ellerimizde kadehler savrulup duracağız. Yoo, hiç de öyle değil. Akşam vakti işten çıkılmış, azıcık vakitte üzerinize başınıza uygun bir şeyler alacaksınız ya da öğle tatilinde kaçan çorap falan yenilenecek. Belki de indirimde bir şeyler var, hoşunuza gitmiş, bir deneyeceksiniz. Ne mümkün. Peşinize takılan tuhaf fikirli satıcıya eklenen hızlı ritmli müzik soyunma kabininde sanki daha da bir farklı coşuyor. O etek, o pantolon daha bir darlaşıyor, bunaltıyor, hemen al git havası oluşuveriyor. Şimdi “Sen şişkosun kardeşim ondandır” diyenleriniz olabilir. 34 beden olmadığım bir gerçek de olsa valla değilim. Sadece kafam hep şiş. Bu tür müziklerin insanları serseme çevirip bilinçsiz tüketimi körüklediği İsviçreli bilim adamlarınca kanıtlanmış güya ama, hiçbir şekilde müzik çalınmayan ya da derinlerde bir yerlerden gelen sakin bir müziği tercih eden mağazalarda (ki tehlike altındaki ve korunması gereken türlerden bu mekanlar) da sükuta ermiş, huşu içinde epeyce yüklü alışveriş yapan insanlara rastlıyoruz hepimiz.
En son asık suratıyla meşhur ve ağırkanlı bir devlet bankamızda emekli maaşı için bekleyenlere fon müziği olarak dinletilen parçalara maruz kaldığımda ise mücadelenin sonuna geldiğimi anlayıp pes etmiş bir insanım ben. Varsın çalsınlar oynasınlar. Sodom ile Gomore’nin sonu da böyle gelmişti zaten.
Müziksiz mekanlar için tıklayın!…

Yazıları;
Diğer Yazıları için tıklayın>>